16 Nisan 2019 tarihli, Anayasa Mahkemesi üyesi Alparslan Altan v. Türkiye Kararının Özet Çevirisi ve Değerlendirmesi

0
1477

Dr. Oktay BAHADIR*

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM/Mahkeme), 16/04/2019 tarihinde, Anayasa Mahkemesi (AYM) eski üyesi olan Alparslan Altan/Türkiye kararında (Başvuru No: 12778/17), oyçokluğu ile (altıya karşı bir oyla/karara sadece Türk ad hoc hâkim muhalif kalmıştır), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS/Sözleşme) özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Söz konusu karara konu olay ve olgular kısaca şu şekildedir: 15 Temmuz 2016 günü gerçekleşen darbe girişiminden sonra, 20 Temmuz günü olağanüstü hal ilan edilmiştir. Türkiye, ertesi gün, Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında yükümlülüklerini askıya aldığına dair Avrupa Konseyi’ne bildirimde bulunmuştur.

Başvurucu, o tarihte, AYM’de hâkim olarak görev yapmaktadır. 16 Temmuz 2016 tarihinde, 3.000 civarında hâkim ve savcı ile birlikte, hakkında yakalama ve gözaltına alma kararı verilmiştir. 20 Temmuz 2016 tarihinde, sulh ceza hâkimi “silahlı terör örgütü üyesi” (Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi) olduğu şüphesiyle tutuklanmasına karar vermiştir. 2016 yılının Ağustos ayında, AYM başvurucuyu meslekten çıkarmıştır.

Ekim 2017’de Yargıtay, başka bir dosya kapsamında, silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlanan hâkimlerin suçüstü hali bulunduğu gerekçesiyle yargı dokunulmazlığı (hâkimlik teminatı) kaldırılmadan genel usule göre tutuklanabileceklerine karar vermiştir.

Başvurucu, AYM’ye yaptığı bireysel başvuruda iki açıdan tutuklama kararının hukuki olmadığını öne sürmüştür: (i) bir hâkim olması nedeniyle özel bir kanun çerçevesinde yargı dokunulmazlığına sahiptir ve bu dokunulmazlık AYM tarafından kaldırılmadan tutuklanmıştır. (ii) ilk tutuklama kararı, aleyhine hiçbir delil olmadan verilmiştir. Ocak 2018’de AYM, başvurucunun şikâyetlerinden ilkini yukarıda yer verilen Yargıtay kararına atıfta bulunarak, ikincisini ise ilk tutuklanma anından sonra toplanan çeşitli delillere dayanarak ret etmiştir.

Temmuz 2018’de olağanüstü hal kaldırılmıştır. Mart 2019’da ise başvurucu mahkûm edilmiştir.

(a)  İlk tutuklama kararının “kanunda belirtilen usule” uygunluğu

(i)  Özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5 § 1. madde açısından

Türk Ceza Muhakemesi Kanuna (CMK) göre suçüstü hali, işlenmekte olan ya da henüz işlenmiş olan suçları ifade etmektedir. Buna karşın, ulusal mahkemelerin yeni yorumuna göre, mevcut maddi bir olgu ya da devam eden bir suç eylemine ilişkin açık başka bir delil ortaya konulmaksızın, suç örgütü üyeliğine ilişkin yalnızca şüphe bulunması, suçüstü halinin varlığı için yeterli görülmektedir.

Suçüstü hali kavramını aşırı genişleten bu yorum, yargı mensuplarını idarenin müdahalesine karşı koruyan usulü güvenceyi olumsuz etkileyecek niteliktedir. Hâkimlere bu tür bir yasal teminat verilmesinin nedeni, görevlerini yerine getirirken, yargı dışı organların ve hatta denetim ve inceleme yapan hâkimlerin hukuka aykırı müdahalesi olmaksızın, bağımsız hareket edebilmelerini sağlamaktır. Zaten bu teminat, cezasızlık anlamına da gelmemektedir. Zira Anayasa ve Anayasa Mahkemesi Kanununda belirtilen koşulların bulunması halinde, bir AYM üyesinin tutuklanması mümkündür.

Dolayısıyla, somut davada iç hukukun açıkça makul olmayan (manifestly unreasonable) bir şekilde uygulandığı görülmektedir. Sonuç olarak başvurucu, kanunda öngörülen usule uyulmaksızın tutuklanmıştır.

(ii) Olağanüstü hallerde yükümlülüklerin askıya alınmasına ilişkin 15. maddenin etkisi açısından

Suçüstü hali kavramının aşırı geniş yorumlanması, olağanüstü halin gerektirdiği bir durum olarak görülemez. Zira bu yorumun hukuki sonuçları, olağanüstü halin yasal çerçevesinin fazlasıyla dışına çıkmıştır. Bu nedenle, olağanüstü halin özel koşulları gerekçe gösterilerek haklı kabul edilemez. Özetle; “kanunda öngörülen usule uygun olmayan” tutuklama kararının, “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde” olduğu söylenemez.

Bu nedenlerle, Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.

(b) Başvurucunun bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunması

(i)  Özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5 § 1. madde açısından

Organize suçlarla mücadele etme zorunluluğu, “makullük (reasonableness)” kavramının Sözleşme’nin 5 § 1 (c). maddesiyle korunan hakkın özüne zarar verecek şekilde genişletilmesini haklı kılmaz.

Başvurucu, yasadışı örgüte üye olma suçundan tutuklanmıştır. Ancak, başvurucunun üzerine atılı suçu işlediğine dair ikna edici hiçbir delil gösterilmemiştir. Tutuklama kararı, başvurucunun yasadışı bir örgütün üyesi olduğuna dair kuvvetli şüphe oluşturacak nitelikte bir tanık ifadesine, olay ya da bilgiye dayanmamaktadır. Tutuklama kararında, CMK’nın maddelerine genel ve soyut olarak atıfta bulunulmuştur. Dosyadaki deliller, makul şüphe oluşturacak düzeyde değildir. Toplam 14 şüpheli bulunan dosyada, başvurucuya özel bir değerlendirme yapılmamıştır.

AYM’nin başvurucunun yasadışı bir örgütün üyesi olduğuna dair makul şüphe bulunduğuna dair değerlendirmesi, başvurucunun ilk tutuklanmasından uzun süre sonra toplanan delillere dayanmaktadır. Benzer şekilde, başvurucunun daha sonra üzerine atılı suçtan mahkûm edilmiş olmasının da haksız tutukluluk şikâyetinin incelenmesi açısından hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Hükûmet de, ilk tutuklama anında başvurucunun isnat edilen suçu işlediğine dair makul şüphe bulunduğunu gösterecek herhangi bir delil sunmamıştır.

(ii) Olağanüstü hallerde yükümlülüklerin askıya alınmasına ilişkin 15. maddenin etkisi açısından

Yukarıda yer verilen tespitler göstermektedir ki, başvurucunun tutuklanmasının “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde” olduğu sözlenemez. Tersi bir sonuca ulaşmak, Sözleşmenin 5 § 1 (c). maddesinin özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılan makul şüpheye dair minimum gerekliliklerini hükümsüz kılar ve 5. maddenin amacını ortadan kaldırır.

Bu nedenlerle, Sözleşme’nin 5 § 1 (c). maddesi ihlal edilmiştir.

Mahkeme başvurucu lehine 10.000 Euro manevi tazminata hükmetmiş, ancak maddi tazminata ve yargılama giderine ilişkin talepleri ret etmiştir.

Özetlemek gerekirse, söz konusu ihlal kararının iki temel gerekçesi bulunmaktadır: Öncelikle AİHM, suçüstü kavramı aşırı genişletilmek suretiyle, hâkimlik teminatına ilişkin güvence usulüne uygun şekilde kaldırılmadan başvurucunun tutuklanması nedeniyle kanunla öngörülen usule uyulmadığı için tutuklamanın hukuki olmadığına ve dolayısıyla Sözleşme’nin 5 § 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bir başka ifadeyle, ilk derece mahkemesi, istinaf mahkemeleri, Yargıtay ve AYM tarafından kabul edilen “terör örgütü üyeliği temadi (devam) eden bir suçtur, bu nedenle hâkimlik teminatına ilişkin özel kanunların uygulanmasına gerek yoktur” argümanı AİHM tarafından kabul edilmemiştir.

İkinci olarak, başvurucunun suçlayıcı somut hiçbir delil (specific incriminating evidence) bulunmaksızın, sadece yasadışı bir örgütün üyesi olduğu şüphesiyle tutuklanması nedeniyle tutuklama için zorunlu olan “makul şüphe” bulunması şartının karşılanmadığına ve bu şekilde Sözleşme’nin 5 § 1 (c). fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHM, aynı gerekçeyle, hükümetin 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra AİHS’ni askıya aldığına ilişkin itirazını ret etmiştir ve tutuklamanın Sözleşme’nin 15. maddesinin 1. fıkrası anlamında “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde” olmadığına hükmetmiştir.

Bu iki ihlal gerekçesi, 15 Temmuz’dan sonra gözaltına alınan ve tutuklanan, özel soruşturma usullerine tabi kamu görevlileri ve özellikle hâkim ve savcıların neredeyse tamamı lehine emsal olma özelliği taşımaktadır.

Aslında tutuklama için gerekli delilin, ilk tutuklama anından itibaren bulunması gerektiğine ilişkin karar, AİHM’in çok kadim ve yerleşik bir içtihadıdır. AYM’nin bunu bilmeden ve ihlali öngörmeden karar verdiğini söylemek mümkün değildir. Maalesef AYM’nin başvurucunun terör örgütü üyeliği ile suçlandığı dosyalarda bilerek (ve belki de isteyerek) AİHM ile çelişkili karar verdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunun örneklerini haksız tutuklama ve cezaevi koşullarına ilişkin başvurularda çokça görmekteyiz. Oysaki, örneğin yaşama hakkına ilişkin bazı başvurularda, AYM’nin hakları AİHM’den bile daha genişletici şekilde yorumladığına şahit olmaktayız.

Son yıllarda AİHM, Büyük Daire dışındaki kararlarını çoğunlukla resmi dilleri olan İngilizce ya da Fransızca olarak yayımlamaktadır. Söz konusu kararın her iki dilde birden yayımlanması ve oldukça uzun (54 sayfa) olması dikkat çekicidir. Bu kararın öncü (leading) bir karar olduğu ve AİHM’in bundan sonra söz konusu karara atıfla daha kısa ve seri kararlar vereceğini öngörmek mümkündür.

*Kararın özet çevirisi ve yorumlar, İnsan Hakları Uzmanı Dr. Oktay BAHADIR’ın twitter hesabından (@Bahadir_Dr) alınmıştır.

Kararın İngilizce (orjinal) linki:

http://hudoc.echr.coe.int/eng?i=002-12446

Kararın Türkçe linki için: