Eski Adalet Bakanlığı Müsteşarı: Hakim savcı fişlemelerine 2013 yaz aylarında başladık

0

Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü, Müsteşarlığı ve HSYK üyeliği yapmış Birol Erdem, kendisini kurtarmak için öyle beyanlarda bulunmuştur ki, bu beyanlar; Türkiye’de 5 yıldır insanlığa karşı işlenen suçların nasıl yaygın, sistematik ve örgütlü şekilde işlendiğinin ve bu suçların faillerinin kimler olduğunun itirafı niteliğindedir.

Darbe teşebbüsü henüz devam ederken binlerce yargıç ve savcının açığa alınması günlerce tartışılmış ve O dönem HSYK Başkanvekili olan Mehmet Yılmaz; “Elimizdeki FETÖ listesi bir gecede yapılmadı, 3 yıldır çalışıyorduk” diyerek yaptıkları fişlemeyi ve işledikleri suçu itiraf etmişti.(1)

Birol Erdem ise bu itirafı doğrulamakla kalmamış, bir adım ileriye taşıyarak yapılan fişlemelerin nasıl ve kimler tarafından yapıldığını da belgeleriyle dosyaya sunmuştur. Ancak, suç ortaklarını da ifşa eden Birol Erdem, işlediği bu suçlar karşılığında beraatla ödüllendirilmiştir.

Gelin isterseniz, gelecekte bu suçları işleyenlerin iddianamelerinin delili olacak itiraflara ve KHK’larla meslekten çıkarmaların işaret fişeği olan yargıç ve savcı ihraçlarının nasıl örgütlü bir şekilde yapıldığına birlikte bakalım. Birol Erdem, yargıdaki en çok üyeye sahip olduğunu iddia eden, ancak Avrupa’daki emsal kuruluşlar tarafından muhatap dahi alınmayan ve fişlemelerin koordinesini yapan Yargıda Birlik Derneği‘nin nasıl doğduğunu ve bu işi kimlerin organize ettiğini görseldeki gibi anlatmıştır.

Bu ifaden de anlaşılacağı üzere, fişleme çalışmaları 2013’te başlamış ve Mehmet Yılmaz’ın itirafları birebir doğrulanmıştır. Ayrıca, bu suçu işleyenler şu anda kamu ve yargı bürokrasisinin en tepesindeki görevlerle ödüllendirilmişlerdir.

Ancak, Birol Erdem’in itirafları bunlarla da sınırlı değildir. Zira ifadesinde, hangi birimlerle ilgili fişlemelerin kimler tarafından yapıldığını da anlatmış, bununla da yetinmeyerek oluşturulan listeleri delil olarak! dosyaya sunmuştur.

Hatta ifadesinin devamında, idari yargıdaki fişlemelerin kimler tarafından yapıldığını itiraf ederek, suç ortaklarını ifşaya devam etmiştir. Dosyada, Birol Erdem’in ifadelerini doğrulayan ve yaptıkları fişlemeleri yer, zaman ve kişi adı vermek suretiyle itiraf eden kişiler de vardır.

Bunlardan biri, dönemin Ankara Başsavcısı ve şimdilerin Yargıtay üyesi olan Harun Kodalak’tır. Kodalak ifadesinde, örgütlü ve yaygın şekilde bu suçları nasıl işlediklerini ve bu suçun sadece yargı bürokrasisi ile sınırlı kalmadığını görseldekiler gibi uzun uzun anlatmıştır.

Bir kişiyi kurtarmak için verilen, ancak onlarca kişinin işlediği suçların itirafı niteliğindeki bu karar önemli olduğu kadar ibretliktir de. Zira bu ifadeler de ismi geçenlerin hala yüksek mahkemeler de görev yaptıkları düşünüldüğünde, Türkiye deki yargının durumu ve yargıç kalitesi çok daha iyi anlaşılacaktır. Kendilerini “milli ve yerli” kabul eden bu kişiler, tüm devlet bürokrasisiyle 2013 yılında başlattıkları fişlemeleri alenen itiraf etmişlerdir.

Aynı fişlemelerin diğer kurumlarda da o tarihler de başlatıldığında hiç bir şüphe yoktur. Değilse, yüz binden fazla kişinin ihraç edilebilmesi mümkün değildir. Bu kararda yer verilen hususlardan, yıllarca yapılan fişlemelerin hayata geçirilebilmesi için 15 Temmuz’un nasıl bir “Allah’ın lütfu olduğu” anlaşılmıştır. Peki bu fişlemeleri yapanların şimdi nerede görev yaptıklarını merak ediyor musunuz? Yargıda fişleme derneğinin de (Yargıda Birlik Derneği) temellerinin atıldığı bu suç toplantılarına katılanlardan;

Metin KIRATLI: Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı (en yüksek dereceli kamu görevlisi)(2),

Basri BAĞCI: Anayasa Mahkemesi Üyesi,

Selahattin MENTEŞ: Anayasa Mahkemesi Üyesi,

Halil KOÇ: HSK 1. Daire Başkanı,

Kenan İPEK: Yargıtay Üyesi,

Harun KODALAK: Yargıtay Üyesi.

İsmi geçen diğer kişilerin tamamı da, Harun Kodalak’ın ifadesin de belirttiği üzere Yargıtay ve Danıştay üyesidir. Yani, yaptıkları fişlemelerin ve işledikleri suçların karşılığını fazlasıyla almışlardır.

Yargıyı fişleme derneğinin faaliyetlerine hız kesmeden devam ettiğinin ve yargı üzerindeki vesayetini sürdürdüğünün en somut göstergesi de şu paylaşımdır.(3) Hukuk geldiğinde, BE hakkındaki karardaki itiraflar işlenen suçların en önemli delili olacaktır.

Bu karar, özellikle yargıç ve savcılar tarafından dosyalarına ve AİHM başvurularına mutlaka eklenmelidir. Zira fişlemelerle görevlerine son verildiğinin en önemli ve somut delili bu karardır. Bu karar güncel yargılamalar için de çok önemlidir ve TCK’nın 314. maddesi kapsamında yargılananların da bu kararı dosyalarına ve başvurularına emsal olarak sunmalarında zaruret vardır.

Kaynak:

https://twitter.com/GkhanGnes8

1- https://t24.com.tr

2- https://t.co/aB70uO8W5k?amp=1

3- https://twitter.com/yargidabirlik

İhraç edilen ve 3 yıl tutuklu olarak cezaevinde kalan hakim Alparslan Güngör akciğer kanserinden 16.4.2021 günü vefat etti

0

Hakim Alparslan Güngör, 15 Temmuz darbe teşebbüsü bahane edilerek siyasi suçlamalarla ihraç edilip 3 yıl hürriyetinden yoksun bırakıldı.

Tahliye edilmesinden sonra rahatsızlığı üzerine muayene olduğunda 4. evre akciğer kanseri olduğunu öğrendi.

Kendisi gibi hakim olan eşi de ihraç edildi ve eşine 6 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Bu dava halen temyiz aşamasında bulunmaktadır.

Güngör; 1 ve 5 yaşlarında 2 çocuk babasıydı.

YBD Yargısı İnsanlığa Karşı Suç İşlemiştir: Türkiye’de Hâkim ve Savcıların Darbe Bahanesiyle Tutuklanmasına ve Zulme Uğramasına Dair Görsel ve Videolar

0

Anayasa’ya göre hakimler, azledilemezler, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali hariç tutuklanamazlar. AİHM’in, Alparslan Altan Türkiye kararında da bu hakimlik teminatı vurgulanmış, YBD yargısının hukuksuz uygulamaları tescillenmiştir.

Darbe bahanesiyle soyut iddialarla suç oluşturmayan kriterlere dayalı olarak, siyasi gerekçelerle ve siyasi talimatlarla, hakimlerin keyfi ve toplu tutuklanmaları, bir kısmının ölümüne sebebiyet verilmesi insanlığa karşı suçtur. Bu husus hem TCK’da hem de Roma Statüsünde yer almaktadır. (TCK m. 77/1-d, Roma Statüsü m. 7-1-E)

Varlığı siyasi iktidarın ömrüyle sınırlı olan YBD yargısının bazı tetikçi mensupları, insanlığa karşı işledikleri suçun delillerini, altına imza attıkları kararlarla bizzat oluşturmuşlardır. Aşağıda medyaya yansıyan bu suç delilleri yer almaktadır:

FOTOĞRAFLAR

Danıştay üyeleri, Murat Arslan, Bir Bayan Hakime ait tutuklama işlemi, 4 görsel: https://www.freejudges.eu/genel/general-info-about-persecuted-judges-of-turkey/

Danıştay üyesi Kasım Davas’ın polis aracına konulması, kötü muamele, 1 görsel:
https://www.freejudges.eu/ill-treatmens/dismissed-judge-kasim-davas-was-rearrested-and-humiliated-by-police-on-20-march-2021/

Yargıtay Üyesi Mehmet Sait Demiröz’ün önceki ve hasta tutuklu iken fotoğrafları:
https://twitter.com/kmelmas/status/1242089921852116993?s=20

Hayatını kaybeden hakim ve savcıların görselleri:
https://twitter.com/yavuzaydin8/status/1266199848585486339?s=20

https://www.freejudges.eu/report/report-judges-and-prosecutors-losing-their-lives-due-to-the-persecution-of-erdogans-government-under-coup-pretext/

Ege’de çocuklarını kaybeden Işık ailesinin görselleri:
https://twitter.com/PurgedJudgeTR/status/1180081126834102272?s=20 ,

https://www.freejudges.eu/deaths/turkish-expelled-judge-couple-lost-their-kids-in-a-boat-accident-in-aegean-sea-while-fleeing-turkey/

15 Temmuz’dan önce vefat ettiği halde, 15 Temmuz’dan sonra hakkında gözaltı emri verilen savcı Ahmet Biçer’in cenaze görseli:
https://www.freejudges.eu/news/dont-forget-a-death-prosecutor-has-been-purged-by-hsyk-and-a-detention-warrant-was-issued-for-him-on-15-july-2016/

Tutuklu bayan hakimler: Ayşe Neşe Gül, Yeşim Sayıldı, Nesibe Özer, Rabia Başer
https://twitter.com/WomanJudgeTR/status/1127534609091235840?s=20

Kucağında küçük çocuğuyla gözaltına alınan bayan hakim:
https://www.freejudges.eu/victim-female-judges/news-woman-judge-was-detained-with-her-kid/

Kelepçeli hakimler, 2 görsel:
https://twitter.com/WomanJudgeTR/status/986578152670580736?s=20

SLAYTLAR

VİDEOLAR

Hücrede vefat eden HSYK eski üyesi Teoman Gökçe:

Kelepçeli hakim ve savcılar. Mersin:

Kelepçeli hakim ve savcılar. Kocaeli:

Kelepçeli hakim ve savcılar. Adana:
https://www.sabah.com.tr/video/turkiye/adanada-12-hakim-savci-tutuklandi

Danıştay’a toplantı bahanesiyle çağrılan üyelerin gözaltına alınması:
https://www.youtube.com/watch?v=6pjX8fw4ArA&t=59s

https://www.youtube.com/watch?v=6s-cytLqf5A

Danıştay üyesi İbrahim Günenç’in gözaltına alınması:
https://www.youtube.com/watch?v=uvsOd79X0B4

İstanbul Adliyesine polis baskını. Katiplerin gözaltına alınması:

MEDYA AÇIKLAMALARI:

İhraç hakim Sevilay Yılmaz’ın açıklamaları:

Free Judges editörü ihraç hakimler Elmas ailesinin açıklamaları:

İhraç hakim Yavuz Aydın’ın açıklamaları:

Mesleği gaspedilen 15 yılllık savcı Ali Yalçın artık zeytin taşıyor:

İhraç Savcı Erdem Gençay’ın açıklamaları: “Ahmet’in Mehmet’in değil Cumhuriyetin savcılarıyız..”

İhraç savcı Bayram Köroğlu. Savcılıktan çiğ köfteciliğe..

İhraç hakim Büşra Taşkıran:

İhraç hakim Kemal Karanfil. İki şehir arasında..

İhraç hakim Zeynep Mercan:

Tutuklu hakimlerden MEDEL’e gelen mektuplar:

Avrupa Yargı Örgütlerinin (AEAJ, EAJ, MEDEL ve Judges4J), ihraç edilip tutuklanmış Türk hakim ve savcıların AİHM’deki davaları hakkında açıklaması

0

AEAJ, EAJ, MEDEL ve Yargıçlar için Yargıçlar Birliği’nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), 28 Ocak 2021 tarihli üçüncü taraf müdahaleci olarak katılma başvuruları ile ilgili red kararı hakkındaki açıklamasıdır.

Yıllardır, hakimler ve savcılar, silahlı terör örgütlerine üye oldukları veya -destekledikleri iddiasıyla Türkiye’de haksız yere tutuklanmaktadırlar. Hakim ve savcıların Türk yargısı tarafından adil bir şekilde yargılanma umutları hayal kırıklığına uğramıştır, bu da Türk yargısının tamamen Türkiye Cumhurbaşkanına bağlı olması nedeniyle şaşırtıcı değildir.

Türk meslektaşlarımızın çoğu, AİHM’e yapmış oldukları başvurularla bu kâbustan kurtulmanın yollarını aradılar. Ancak bu başvuruların çoğu şu ana kadar sonuçsuz kalmıştır.

Bu kişiler, sağlıklarını ve yaşamlarını tehlikeye atan insanlık dışı cezaevi koşullarına maruz kalırken uzun bir bekleme süresi geçmektedir.

Uzun bir sürenin ardından Mahkeme nihayet dört başvuru grubu oluşturmuştur: Altun – Türkiye ve 545 diğerleri (başvuru 60065/16), Murat Ulusoy – Türkiye ve 168 diğerleri (başvuru 73062/16), Şamil Sevinç – Türkiye ve 252 kişi (başvuru 63634/16) ve İbrahim Tufan Ataman – Türkiye ve 53 diğerleri (başvuru 14676/17).

Son üç dava grubuna ilişkin olarak, 16 Ekim 2020’de AİHM, tarafları, başvuruya konu olayları açıklığa kavuşturmak için ek özel soruları yanıtlamaya davet etmiştir.

7 Ocak 2021’de, üç Avrupa yargıç birliği; Avrupa İdari Yargıçlar Birliği, (AEAJ), Avrupa Hakimler Derneği (EAJ) ve Demokrasi ve Özgürlük için Yargıçlar Birliği (MEDEL), MEDEL’in 2019’da birinci grupla ilgili yaptığı gibi, (Sözleşme Madde 36/2 ye göre) üçüncü taraf müdahaleci olarak kabul edilmek için AİHM’ye başvurmuştur.

Bu başvuruların temel amacı, Mahkemeye Türkiye’de yargı bağımsızlığının sona erdiğine dair mahkemeye ek kanıt sağlamaktı, bu da üç derneğin ilgili davalar hakkında mahkemenin doğru karar vermesi için gerekli gördüğü bir adımdı.

AİHM, bu başvuruları reddetmiştir.

Bu noktada, bu kararın Mahkemenin Türkiye’deki yargının durumu ve hükümete olan bağımlılığı hakkında zaten yeterince bilgilendirilmiş olduğunun açık bir işareti olarak değerlendirilebileceğini umuyoruz, bu durum o kadar görünürdür ki, birkaç uluslararası kuruluş tarafından da güçlü bir şekilde vurgulanmıştır.

Diğer şeylerin yanı sıra, Avrupa Yargı Kurulları Ağı, 8 Aralık 2020 tarihli açıklamasında, “Dört yıl sonra, maalesef durumun iyileşmediğini aslında önemli ölçüde kötüleştiğini hatırlatmıştır. Hâkimler ve Savcılar Kurulu, eylemlerinin veya kararlarının hiçbiri yargının bağımsızlığı için herhangi bir endişe göstermediğinden, yalnızca ismen bir kuruldur. Türkiye’de adaletin bağımsız dağıtımını koruyacak ve garanti edecek bir Konsey olmadan, genel olarak Türkiye’de Hukukun Üstünlüğü ve Türk vatandaşları da dahil olmak üzere mahkemelere gelen herkes için bağımsız, adil ve tarafsız mahkemelere erişim hakkının sağlanması için çok az umut vardır”.

Davaların başvurularındaki sağlam argümanlar, Mahkemenin son içtihatlarının altında yatan eğilim – Diğerleri arasında özellikle Demirtaş/Türkiye, Baş/Türkiye, Zarakolu/Türkiye – tutuklu Türk yargıç ve savcılarla ilgili devam eden birçok davanın Türkiye’nin mahkumiyetiyle sonuçlanacağına dair güçlü bir ümidin doğmasına neden olmuştur.

Bu noktada bizler, yargılamalarda daha fazla gecikme olmayacağı ve çok kısa bir süre içinde AİHM’nin Türkiye’de yargının bağımsızlığını savunan çığır açan kararlar alacağı konusunda iyimseriz.

AEAJ, EAJ, MEDEL ve Yargıçlar için Yargıçlar birliğinden oluşan Türkiye’de Bağımsız Yargı Platformu, Türkiye’deki gelişmeleri ve AİHM’deki yargılamaları izlemeye devam edecek ve haksız yere zulüm gören Türk hâkim ve savcılarına her zaman ve gerekli olduğu her yerde destek olmaktan vazgeçmeyecektir.

Edith Zeller,      Filipe César Marques,   José Igreja Matos,     Tamara Trotman

AEAJ Başkanı     MEDEL Başkanı           EAJ Başkanı             Hakimler için Hakimler Başkanı

OHAL’DE HAKİM VE SAVCI YARGILAMALARI

0

Süleyman TÜRKARSLAN*

Türkiye’de son yıllardaki Anayasa değişiklikleriyle siyasi iktidarın büyük ölçüde tesiri altına giren Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (daha sonra HSK olmuştur), 2016’dan beri OHAL KHK’larının verdiği yetkiye dayalı olarak, dünya tarihinde örneği görülmemiş bir şekilde her üç hakim savcıdan birini (15.304 hakim savcının 4560’ını) ihraç etmiştir. Akabinde, Sulh Ceza Hakimlikleri, yetkileri dahilinde olmadığı halde, HSK’nın açığa alma/ihraç listelerini baz alarak, bayan hakim ve savcılar da dahil olmak üzere, her altı hakim ve savcıdan birini (2431) tutuklamış, 1311 hakim ve savcı hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulamıştır. (1) OHAL sürecinde ihraç edilen veya tutuklanan hakim ve savcılardan 5’i (Seyfettin Yiğit, Mehmet Tosun, Mustafa Erdoğan, Teoman Gökçe, Lale Yıldız) vefat etmiştir. (2)

Tutuklama kararlarının hemen hemen tamamına yakını, bu hakimlerin veya savcıların geçmişte verdikleri kararlarla ilgili olmayıp, 2014 HSYK seçimlerinde siyasi iktidarın desteklediği Yargıda Birlik Platformu (YBP-YBD) adaylarına oy vermemeleri üzerine hazırlanan fişleme listelerine dayanmaktadır. Gözaltına alınacaklar arasında 15 Temmuz’dan yaklaşık 2 ay önce 23 Mayıs 2016’da vefat eden savcı Ahmet Biçer‘in de ismi yeralmıştır. Tutuklu iken cezaevinde intihar ettiği belirtilen savcı Seyfettin Yiğit de 2014 HSYK seçimlerinde “karşıt” olarak fişlenenler arasındadır. Seyfettin Yiğit’le ilgili fişleme belgesi İsviçreli Yargıç T. Stadelmann tarafından yayınlanmıştır. (3)

Tutuklananlar arasından, özellikle daha önce yüksek mahkeme (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay veya Danıştay üyeliği) hakimliği, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Başsavcılık, HSK Müfettişliği gibi pozisyonlarda çalışmış hakim ve savcılar tek kişilik odalarda tecrit (hücre) uygulamasına tabi tutulmuştur. Hücre uygulamasına tabi tutulan hakim ve savcı sayısı, CHP eski milletvekili avukat Hüseyin Aygün tarafından, 16 Kasım 2016 tarihinde, 680 olarak açıklanmıştır. (4) Şu an itibariyle tecritte (hücre) tutulan hakim savcı sayısının 100 civarında olabileceğini tahmin ediyoruz.

Bunun yanısıra, ihraç edilerek maaşları gaspedilen ve tutuklanarak çalışma özgürlüğü ellerinden alınan hakim savcılar, malvarlıklarına da el konulmasıyla “sivil ölüme” mahkum edilmişlerdir.

Bilindiği gibi, hakim ve savcı soruşturmaları/kovuşturmaları özel usullere tabidir. Anayasa’nın 139 uncu maddesine göre, hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz. 2802 sayılı Kanunun 88 inci maddesine göre; ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.

Diğer taraftan, sulh ceza hakimliklerinin hakimleri ve savcıları tutuklama yetkisi yoktur. 2802 sayılı Kanunun 85 maddesine göre; hakimler ve savcılar hakkındaki tutuklama istemleri, son soruşturma açılmasına karar vermeye yetkili merci tarafından incelenir ve karara bağlanır.  Son soruşturma mercii ise ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesidir. (2802 s. K. m. 89)

Yukarıda anlatılan ve Anayasa ile 2802 sayılı Kanunda belirtilen, hakimlik teminatı, tutuklama yasağı, özel soruşturma ilkeleri, OHAL gerekçe gösterilerek ihlal edilmiş, 2431 hakim ve savcı, “terör örgütü üyeliği” ve “suçüstü” halinin varlığı iddiasıyla tutuklanmıştır. Elbette bu ilkeleri/düzenlemeleri hakimlerin/savcıların bilmediği düşünülemez. Ancak, Ankara savcısı Serdar COŞKUN’un, yetkisi kapsamında olmadığı halde masumiyet karinesini çiğneyerek ve tüm Türkiye genelindeki sulh ceza hakimlerine emir niteliğinde bir yazı göndererek, açığa alma listesindeki hakim ve savcıların “darbeye teşebbüs” suçundan “tutuklanmalarının sağlanmasını” istemesi, siyasi iktidarın baskısına boyun eğen yargının içler acısı halini resmetmiştir: (5)

“Türkiye genelinde hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun halen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen Fethullahçı terör örgütlenmesi üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimali bulunduğu anlaşıldığından Türkiye genelindeki Fethullahçı terör örgütlenmesine mensup hakim ve savcıların listesi ilişikte gönderilmiştir.

1- Bütün iller ile irtibata geçilip listede adı geçen hakim ve savcıların acele gözaltına alınmaları,

2- İkametlerinde, çalışma odalarında ve araçlarında CMK 116. Maddesi gereğince arama yapılıp suç unsuru tespit edilmesi halinde CMK 327. Maddesi gereğinde el koyma işlemlerinin gerçekleştirilmesi,

3- Gözaltına alınan hakim ve savcıların Cumhuriyet başsavcılıklarına sevklerinin sağlanıp TCK’nın 309/2 maddesi gereğince tutuklanmalarının sağlanması,

4- Arama işlemleri sonucunda dijital materyallerin ele geçirilmesi halinde ilgili Cumhuriyet savcılıkları ile koordinasyon kurularak ilgili Sulh Ceza Hakimliklerinden CMK 134. maddesi uyarınca inceleme kararı alınarak gerekli incelemelerin yapılması,

5- Adı geçenlerin yurtdışına kaçma ihtimali bulunduğundan yurt dışı çıkışlarının acele önlenmesi,

6- Soruşturmaların tamamlanarak Türkiye genelindeki bu yapıya mensup hakim ve savcılarla ilgili yapılan soruşturma işleminin sonucunun bildirilmesi rica olunur. 16.07.2016”

Benzer şekilde, OHAL döneminde sulh ceza hakimliklerinin de skandal kararlarına rastlamak mümkündür. Ankara sulh ceza hakimi Yunus Süer, 10.11.2016 tarihinde, sadece bir sayfalık ve gerekçesiz kararla 345 hakim ve savcının (isimleri kararda geçmese de liste olarak karara eklenip) tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Kararda, tutuklu iken intihar eden savcı Seyfettin Yiğit’in vefatından (15.09.2016) yaklaşık 2 ay sonra tutukluluğunun devamına da hükmedilmiştir. (6)

Bütün bunlara karşılık, AİHM, 16 Nisan 2019 tarihinde, tutuklu AYM eski üyesi Alparslan Altan v. Türkiye kararında, hakim sınıfından olan Anayasa Mahkemesi üyesinin soyut terör örgütü üyeliği suçlamasıyla suçüstü hali var kabul edilerek ve özel soruşturma usullerine uyulmadan tutuklanmasını AİHS’e aykırı bulmuş ve Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir. (7) Buna rağmen ne Altan ne de tutuklanan diğer hakim ve savcılar hakkında başından beri sakat olan soruşturmaların yenilenmesi yoluna gidilmemiş, hukuka aykırı usullere dayalı tutukluluk ve yargılamalar devam ettirilmiştir.

2 Eylül 2019 tarihine kadar, 1344 hakim ve savcı hakkında, 6 yıl 3 ay ila 26 yıl arasında değişen hapis cezalarına hükmedilmiş, bazılarının hükmen tutukluluklarının devamına karar verilmiştir. 1617 hakim ve savcı hakkında yargılama ise devam etmektedir. (8)

Sonuç olarak, AİHM Alparslan Altan v. Türkiye kararına rağmen, Anayasa ve 2802 sayılı Kanundaki hakimlik teminatı, tutuklama yasağı, suçüstü kurallarının ihlaline devam edilmekte, tabiri caizse “yasadışı yargılamalar” sürdürülmektedir.

*Yargıtay Eski Tetkik Hakimi

Dipnotlar:

  1. Anayasa Mahkemesi Selçuk Özdemir kararı. https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr
  2. https://www.freejudges.eu
  3. https://www.sozcu.com.tr, http://tsjustice.info/wordpress
  4. https://twitter.com/HuseyinAygun62
  5. https://twitter.com/PurgedJudgeTR
  6. http://tsjustice.info/pdf
  7. https://www.freejudges.eu/tr
  8. https://twitter.com/alicanuludag

YARGI REFORMU ADI ALTINDA PASAPORT KANUNUNDA YAPILAN ANAYASAYA AYKIRI DÜZENLEMELER

0

Süleyman Türkaslan

  1. Giriş

AKP Hükümetinin “Yargı Reform Paketi” olarak adlandırdığı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 17/10/2019 tarihli ve 7188 sayılı Kanun 24/10/2019 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Pakette yer alan düzenlemelerden birisi de haksız ve hukuka aykırı bir şekilde pasaportu iptal edilen kişilere yeniden pasaport verilmesine ilişkin olarak Pasaport Kanununda yapılan düzenlemelerdir. Madde metni şu şekildedir:

Ek Madde 7- (Ek:17/10/2019-7188/2 md.)

Millî güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen yapı, oluşum veya gruplara ya da terör örgütlerine üyeliği veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı nedeniyle;

  1. A) 20/7/2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla ilan edilen olağanüstü hal kapsamında kabul edilen kanunlar uyarınca kamu görevinden çıkarılmaları veya rütbelerinin alınması nedeniyle pasaportları iptal edilenler ile haklarında pasaport verilmemesine yönelik idari işlem tesis edilmiş olanlardan,
  2. B) 18/10/2016 tarihli ve 6749 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınan Tedbirlere İlişkin Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 5 inci maddesi ve 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 35 inci maddesi uyarınca pasaportları iptal edilenler ile haklarında pasaport verilmemesine yönelik idari işlem tesis edilmiş olanlardan,
  3. C) Mahkemelerce yurt dışına çıkmaları yasaklananlar hariç olmak üzere bu Kanunun 22 nci maddesi uyarınca pasaportları iptal edilenler ile haklarında pasaport verilmemesine yönelik idari işlem tesis edilmiş olanlardan,

haklarında aynı nedenlerden dolayı; devam etmekte olan herhangi bir idari veya adli soruşturma veya kovuşturma bulunmayanlara, kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilenlere, mahkûmiyet kararı bulunanlardan cezası tümüyle infaz edilenlere veya ertelenenlere, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilenlere, başvurmaları hâlinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir.”

            AKP Hükümeti ve kontrolündeki medya kuruluşları tarafından bir reform olarak adlandırılan ve her fırsatta pasaport mağdurlarına pasaportlarının iade edileceği müjdesi veren bu düzenleme aslında söylendiği gibi mağduriyetleri giderebilecek bir düzenleme değil, aksine başta Anayasa, uluslararası hukuk ve insan hakları sözleşmelerinde yer alan temel hakları yok eden bir düzenlemedir.

Bilindiği üzere, seyahat hürriyeti hem Anayasa hem de uluslararası sözleşmeler tarafından güvence altına alınan temel bir haktır. Ancak, AKP Hükümeti tarafından “Olağanüstü Hal” uygulamaları kapsamında bu hak, Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı bir biçimde yok edilmiştir. Olağanüstü hal sona erdiğinde ise Olağanüstü Hal Kararnameleri ile getirilen düzenlemeler kanunlaştırılarak olağanüstü hal düzenlemeleri olağan hale dönüştürülmüştür. Hukuksuzluk, kanun ile tescillenmiştir.

Mevcut değişiklik, Ülkemizin bunca yıllık hukuki kazanımlarını yok ederek ortaçağın terk edilmiş uygulamalarına geri götüren bir düzenlemedir.

  1. 2. Yapılan düzenleme “eşitlik ilkesi”ne açıkça aykırıdır.

Eşitlik ilkesi hem Ülkemizin taraf olduğu insan hakları sözleşmeleri hem de Anayasanın 10 uncu maddesinde düzenlenen en önemli ilkelerden birisidir. Yürürlükte bulunan 15/7/1950 tarihli ve 5682 sayılı Pasaport Kanunu, pasaport verilmesi bakımından kişilere herhangi bir özel şart getirmemektedir. İstenen belgeleri getiren herkes pasaport alabilme hakkına sahiptir.

Oysa yargı reformu adı altında getirilen düzenlemeyle haklarında Olağanüstü Hak Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnameleriyle işlem yapılanlar hakkında herhangi bir idari veya adli soruşturma veya kovuşturma bulunmasa, soruşturma yapılıp hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilse bile bu kişiler ancak İçişleri Bakanlığı izin verirse pasaport alabilecektir.

Başka bir ifadeyle; hırsızlık, fuhuş, cinsel istismar veya taciz suçunu işleyenler, ihaleye fesat karıştıranlar, (…) pasaport için başvurmaları halinde nüfus müdürlüklerince kendilerine derhal pasaport verilecek ama KHK’lı bilim adamları, akademisyenler, öğretmenler, diplomatlar, iş adamları, hakim ve savcılar, polis memurları, askeri personel suçsuzluğu mahkeme kararıyla sabit olsa bile ancak haklarında kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığının uygun görmesi halinde pasaport alabilecek; İçişleri Bakanlığı uygun görmezse yine pasaport alamayacaktır. Yani mahkeme kararı ile suçsuz oldukları tespit edilenler dahi, idarenin veya siyasi iradenin takdiri ile anayasal bir hakkını kullanmaktan men edilebileceklerdir.

  1. Düzenleme “seyahat hürriyetini” yok etmiştir.

Anayasanın yerleşme ve seyahat hürriyetini düzenleyen 23 üncü maddesinin dördüncü fıkrasına göre “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir”. Oysa, Olağanüstü Hal Kararnameleri kapsamında yaklaşık 300.000 kişinin pasaportu iptal edilmiş; Olağanüstü Hal sona ermesine rağmen İçişleri Bakanlığı Anayasanın bu düzenlemesine aykırı olarak hakkında suç soruşturması veya kovuşturması bulunmayan kişilerin pasaportlarını ellerinden almış, hâkim kararı olmaksızın iptal ederek Anayasaya aykırı bir biçimde bu kişilerin seyahat hürriyetini yok etmiştir.

Her ne kadar bunlardan bir kısmına pasaportları yeniden verilmiş ise de bu konudaki mağduriyetlerin çoğu halen devam etmektedir. Sadece KHK ile işinden atılan, hukuka aykırı bir şekilde, asılsız fişleme veya ihbarlar ile soruşturulan ve yargılanan, cezaları infaz edilen veya beraat ya da takipsizlik kararı verilenler değil, onlardan bir çoğunun eşlerinin ve çocuklarının dahi anayasal pasaport alma ve seyahat hürriyetine hukuksuz ve keyfi olarak engel olunmuştur.

  1. Düzenleme “çalışma hakkı”nı, “eğitim hakkı”nı, “sağlık hakkı”nı yok etmiştir.

Pasaportları iptal edilen kişilerden bazıları yurt dışında çalıştıkları, bazıları yurt dışında eğitim gördükleri, bazıları ise tedavi gördükleri veya tedavi amaçlı yurt dışına gitmek istedikleri halde, getirilen pasaport yasağı nedeniyle yurt dışına çıkamadıklarından sayılan bu anayasal ve temel insan haklarından mahrum bırakılmışlardır. Ülke içinde iş bulma, eğitim alma ve tedavi görme imkanlarından yoksun bırakılarak adeta açlığa ve ölüme mahkum edilmişlerdir. Bu sonucun hedeflendiğine ilişkin beyan ve açıklamalar, Ülkenin en üst düzeyindeki yöneticiler tarafından da dile getirilmiştir.

  1. Düzenleme “suçsuzluk karinesini” yok etmiştir.

Suçsuzluk karinesi, evrensel hukukun en temel ilkelerinden olup hem Türkiye’nin tarafı bulunduğu insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerde hem de Anayasanın 38 inci maddesinde düzenlenen temel bir insan hakkıdır. Buna göre Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.”

Pasaport Kanununda yapılan düzenlemeye bakınca bırakın bir kişinin suçluluğunun hükmen sabit olması, hakkında herhangi adli veya idari bir soruşturma bulunmasa bile veya soruşturma yapılıp hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilse bile yine de de doğrudan pasaport alamayacaktır.

Basit bir anlatımla KHK’lılara AKP Hükümeti şöyle demektedir: “Senin suç işlememen, takipsizlik ya da beraat alman benim için bir anlam ifade etmez, biz senin hakkında işlem yaptıysak sen suçlusun ve bunun aksine Cumhuriyet savcılığından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, mahkemeden beraat kararı, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine dair kararı getirsen bile bu bizi bağlamaz; yine de hakkında kolluk birimlerince araştırma yapılır ve ancak biz kabul edersek yargı hükmü bir anlam ifade edebilir.

Zaten iktidar partisinde önemli pozisyonunda yer alan bir milletvekili, bu kanaati;           “Devletin aklında şüphe kaldıysa”, şeklinde ifade etmiştir. Yani “benim gibi düşünmüyorsan ve ben senden şüpheleniyorsam, senin anayasal haklarını kullandırmam” demek istemiştir.

  1. 6. Düzenlemeyle yürürlükten kaldırılan 765 sayılı Türk Ceza Kanunun kamu hizmetlerinden sürekli yasaklanma sistemine geri dönülmüştür.

Pasaport yasağı işlenen suça bağlı olarak getirilmiş bir hak mahrumiyeti hükmündedir. Bu konuda hukuk sistemimizde ikili bir düzenlemeye gidilmiştir. Hak mahrumiyetlerinin bazıları (milletvekili seçilme yasağı, memuriyetten yasaklanma, seçme ve seçilme ehliyetinin kaldırılması, velayet hakkından yasaklanma vb.) mevcut 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun güvenlik tedbirlerini düzenleyen 53 üncü maddesinde, bazıları ise diğer kanunlarda düzenlenmiştir.

Kanunun 53 üncü maddesinde düzenlenen hak mahrumiyetleri hakkında bu madde hükümleri uygulanmaktadır. Buna göre, bir kişi kasten işlemiş olduğu bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkûm olursa ancak o zaman bu kişi hakkında hak mahrumiyeti getirilebilir ve getirilen hak mahrumiyeti bir süreye tabidir. Yeni Türk Ceza Kanunu, güvenlik tedbirleri bakımından mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunun benimsediği sınırsız hak mahrumiyetini kaldırarak kişinin mahkûm olduğu hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar bu hakları kullanamayacağını, hükmolunan cezanın infazının tamamlanmasından sonra bu hakları kullanabileceğini öngörmüştür. Bu konudaki tek istisna Kanunun 53 üncü maddesinin 6 ncı maddesinde düzenlenen trafik düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla taksirli suçtan mahkûmiyet cezası alan mesleği taksicilik olan kişiler hakkındaki hak mahrumiyetidir ki bunun da süresi üç yıldan fazla olamaz.

Türk Hukuk Sisteminde Türk Ceza Kanunu dışında hak mahrumiyeti getiren düzenlemeler ise 25/5/2005 tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun “Yasaklanmış hakların geri verilmesi” başlıklı 13/A maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “5237 sayılı Türk Ceza Kanunu dışındaki kanunların belli bir suçtan dolayı veya belli bir cezaya mahkûmiyete bağladığı hak yoksunluklarının giderilebilmesi için, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilir. Bunun için; Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları saklı kalmak kaydıyla, a) Mahkûm olunan cezanın infazının tamamlandığı tarihten itibaren üç yıllık bir sürenin geçmiş olması, b) Kişinin bu süre zarfında yeni bir suç işlememiş olması ve hayatını iyi halli olarak sürdürdüğü hususunda mahkemede bir kanaat oluşması, gerekir. Mahkûm olunan cezanın infazına genel af veya etkin pişmanlık dışında başka bir hukukî nedenle son verilmiş olması halinde, yasaklanmış hakların geri verilmesi yoluna gidilebilmesi için, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren beş yıl geçmesi gerekir”.

Görüldüğü üzere, bu Kanun da sınırlı hak mahrumiyeti ilkesini kabul ederek cezanın infazından itibaren belirli sürelerin geçmesi halinde ve iyi halli olmak şartıyla getirilen hak mahrumiyetinin kaldırılması esasını benimsemiştir. Yine, vurgulamak gerekir ki bu Kanuna göre de bir kişi hakkında ancak bir ceza mahkumiyetine bağlı olarak hak mahrumiyeti getirilebilir.

Yukarıda gösterilen Kanun hükümleri çerçevesinde Pasaport Kanunuyla getirilen düzenlemeye bakacak olursak, bırakın sadece işlenen bir suç nedeniyle hak mahrumiyetini, kişi suç işlemese bile, hakkında herhangi bir soruşturma yapılmasa bile veya soruşturma yapılıp hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilse bile yine de de doğrudan pasaport alamayacaktır. Yani, suç işleyen kişi Türk Ceza Kanunun 53 üncü maddesinde gösterilen sürenin dolması ve infazın tamamlanması veya Adlî Sicil Kanununun 13/A maddesine uygun olarak “yasaklanmış hakların geri verilmesi” yoluna başvurması halinde milletvekili, vali kaymakam, devlet memuru, muhtar olabilecek ancak, eğer hakkında Olağanüstü Hal uygulaması kapsamında bir işlem yapıldıysa İçişleri Bakanlığı kabul etmediği sürece pasaport alamayacaktır. Ayrıca bu hak mahrumiyetinin ne kadar süreceği belirsiz ve sınırsızdır.

2004 yılında AKP Hükümeti tarafından bir reform olarak getirilen Türk Ceza Kanunu ve Adlî Sicil Kanununun hükümleri 2019 yılında yine AKP Hükümeti tarafından getirilen ve reform olduğu iddia edilen başka bir kanunla yerle bir edilmiştir. Bu durum hukuk devleti ilkesinin Ülkemizde gerilediği yeri göstermesi bakımından acı bir örnektir.

  1. Düzenleme ile darbe dönemlerine ait fişleme sistemine geri dönülmüştür.

Bir hukuk devletinde kişiler hakkında işlem yapılırken Devletin yargısal makam veya mercilerinin kararları esas alınır. Çünkü, bu kararlar hukuk kuralları içinde ve derecelerden geçerek oluşturulurlar. Eğer bu kararlarda yanlışlık veya eksiklik varsa bunlar yine kanunlar çerçevesinde aynı makam ve merciler tarafından ve yasalara uygun olarak düzeltilir.

Getirilen düzenlemeye baktığımızda; Cumhuriyet savcılıklarının, mahkemelerin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın ve Anayasa Mahkemesi`nin kararlarını bir tarafa atarak, tıpkı 12 Eylül askeri darbe döneminde olduğu gibi kimin hangi nedenlerle düzenlediği bilinmeyen, yapılan yanlışlıklara itiraz veya düzeltme hakkı imkanı olmayan, kapalı kapılar ardında düzenlenmiş fişleme belgelerine göre işlem yapılacaktır. Çünkü getirilen düzenlemeye göre kişi suç işlemese, hakkında herhangi bir soruşturma yapılmasa bile veya soruşturma yapılıp hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilse bile bunlar dikkate alınmayacak, onun yerine fişleme belgeleri esas alınacaktır.

Bu konuda yasalara aykırı delil elde etme ve bunlara göre işlem yapmanın, yine Anayasa, TCK ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin diğer mevzuat hükümlerine aykırılığı ve bu işlemin suç olması ise ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

  1. Sonuç

Düzenlemeye bakıldığında, yapılan hukuksuzlukları giderme amacı taşımadığı, sadece yapılan haksızlıklar karşısında iç ve dış kamuoyunda oluşan haklı yakınmaları ve eleştirileri yatıştırmaya ve geçiştirmeye yönelik göstermelik düzenlemeler olduğu kolaylıkla görülmektedir.

Düzenleme, kullanılan dil itibariyle belirsiz, her türlü kötüye kullanmaya müsait olarak kaleme alınmıştır. Kanunun diğer maddeleri belirgin ve kesin ifadeler içerirken bu maddede bilinçli muğlak ve belirsiz ifadelere yer verilmiştir. Bunun da ötesinde ne Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda ne de Genel Kurulda bu maddeyle ilgili en ufak bir müdahaleye izin verilmemiş, düzenleme AKP Hükümeti tarafından teklif edildiği gibi kanunlaşmıştır

AKP Hükümeti, sırf kendisine muhalif olduğunu düşündüğü kişilere pasaport vermemek için Anayasayı, Ülkemizin altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri, Anayasada ve insan haklarına ilişkin temel belgelerde yer alan eşitlik ilkesini, seyahat özgürlüğünü, suçsuzluk karinesini, cezaların şahsiliği ilkesini, Ülkenin yüzlerce yılda elde ettiği hukuki kazanımları, Devletin yargısal kurumlarını Cumhuriyet savcılıklarını, bağımsız mahkemeleri, istinaf mahkemelerini, Yargıtay’ı, Danıştay’ı ve Anayasa Mahkemesini bir tarafa atarak onun yerine askeri darbe dönemlerinin fişleme sistemini geri getirmiştir.

Düzenlemeler, haksızlıkları gidermekten, hakları garanti altına almaktan uzak, göstermelik düzenlemelerdir. Doğal olarak bu tercihin, hukuk ve siyasi tarihimizde Ülkemiz ve insanlarımız aleyhine çok ağır sonuçları olacaktır.