Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklanan Anayasa Mahkemesi’nin eski Başkanvekili Dr. Alparslan Altan ile ilgili başvuruda hak ihlali kararı verdi. (https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22001-192804%22]})
AİHM 15 Nisan 2019 tarihli 12778/17 başvuru numaralı kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5/1 maddesi kapsamında Altan’ın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme gerekçeli kararında ayrıca, Altan’ın tutuklanmasının iç hukukta yargı mensuplarına tanınan güvencelere aykırı olduğuna, doğrudan gözaltına alma gerekçesi olarak kullanılan CMK’nın 2. maddesinde düzenlenen “suçüstü hali” yorumunun ise yasaya açıkça aykırı olduğuna hükmetti.
AİHM’nin Altan v. Türkiye kararı, devam eden binlerce soruşturma ve davayı etkileyecek, emsal nitelikte oldukça önemli bir karardır. Tüm Cumhuriyet savcılıklarının mevcut soruşturmalarını, mahkemelerin ise derdest davalarını bu karar ışığında yeniden değerlendirmeleri gerekmektedir.
- AİHM Kararları, Yargı Makamları Dahil, Tüm Kişi ve Kurumlar Yönüyle Bağlayıcıdır:
Anayasa’nın 90/4 maddesine göre, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Türkiye 1954 yılından beri AİHS’e taraftır. 1989 yılında ise AİHM’in zorunlu yargı yetkisini tanımıştır. Dolayısıyla AİHS hükümlerinin ve AİHM kararlarının Anayasa’nın 90. Maddesi uyarınca tüm kişi ve kurumları bağladığına dair kuşku bulunmamaktadır.
AİHS’in “Kararların Bağlayıcılığı ve İnfazı” başlıklı 46/1 maddesine göre, “Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkeme’nin verdiği kesinleşmiş kararlara uymayı taahhüt ederler.”
Anayasa’nın 90/4, AİHS 46/1 ve AİHM’in 16/04/2019 tarihli Altan v. Türkiye kararı birlikte değerlendirildiğinde, AİHM’in Altan v. Türkiye kararında hükme bağladığı hususların herkes için bağlayıcı olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Türk yargı makamları tarafından bu karar dikkatle ele alınmalı, verilecek kararlar AİHM’in kararındaki ilkelere uygun olarak verilmelidir. Bu anayasal bir zorunluluktur. Aksi yöndeki uygulamalar kişilerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal edeceği gibi, buna sebebiyet verenler yönüyle de hukuki ve cezai sorumluluk doğuracaktır.
- Yargı Mensuplarının Tutuklanmasında CMK’nın 2. Maddesindeki “Suçüstü Hükümleri”nin uygulanması Hukuka Aykırıdır.
AİHM kararında “suçüstü” (in flagrante delicto) kavramını özel olarak ele aldı. Zira Altan, işlediği iddia edilen “terör örgütüne üye olma” suçunda CMK’nın 2. maddesinde tanımlanan “suçüstü halinin varlığı” gerekçe gösterilerek CMK’nın 100 vd. maddeleri uyarınca tutuklanmıştı.
AİHM, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 10 Ekim 2017 tarihli içtihadında “devam eden herhangi bir suç fiiline ilişkin olgusal unsur ya da belirtiler olmasa dahi, -CMK’nin 100. maddesi bağlamında- bir suç örgütüne üyelik şüphesi olması tek başına bir durumu suçüstü halinin varlığını ortaya koymaya yeterli” olduğuna karar verdiğini, ancak bu kararın yasal belirlilikten uzak ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu vurgulamıştır.
Mahkeme kararında, “suçüstü hali kavramının tespitine ilişkin bu geniş yorum, bu kavramın kapsamını bir suç örgütüne üyelik şüphesi taşıyan hakimlerin Türk hukuku tarafından, Anayasa Mahkemesi hakimi olarak görev yapan ve bu nedenle 6216 sayılı kanunun korumasında olan başvurucunun da içinde olduğu, yargı mensuplarına sağlanan yargısal korumadan mahrum bırakmaktadır. Mevcut davadaki şartların bir sonucu olarak, bu yorum, yetkililerin müdahalelerine karşı yargı mensuplarını korumak amacıyla sağlanan usulü güvenceleri boşa çıkarmaktadır.” demektedir.
Sonuç olarak Mahkeme, “ulusal mahkemelerin suçüstü hali kavramının kapsamını bu şekilde genişletmeleri ve iç hukuktaki uygulamaları yalnızca yasal belirlilik anlamında sorun teşkil etmemekte ayrıca açıkça dayanaksız görünmektedir. Buna göre başvurucunun tutukluluğu için CMK’nin 100. maddesine dayanılması, onu Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usuli korumadan mahrum bırakmış ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasına göre gerekli olan yasa ile öngörülme şartı yerine getirilmemiştir.” diyerek, suçüstü haline dair hukuka aykırı keyfi yorumların AİHS’ye aykırılığını açıkça ortaya koymaktadır.
Suçüstü hali kavramına dair Mahkemenin bu kararı, sadece somut Altan v. Türkiye davası açısından değil, suçüstü halinin varlığı kabul edilen ve halen derdest olan tüm soruşturma ve davalar yönüyle önemlidir. AİHM’in bu kararından sonra, suçüstü halinin Yargıtay içtihadında belirtildiği şekilde yorumlanması mümkün değildir. AİHM’nin kararına göre, 16 Temmuz sabahı, suçüstü halinin varlığı gerekçesiyle 3000’e yakın hakim ve savcının gözaltına alınması ve tutuklanması açıkça hukuka aykırıdır. Zira 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 88. maddesine göre “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.”
Yargı mensuplarıyla ilgili halen devam eden soruşturma ve davalarda, AİHM kararı sonrasında artık bir “suçüstü hali”nden bahsedilemeyeceğine göre, bu soruşturma ve davaların DERHAL DURDURULMASI, eğer dosya kapsamında tutuklu yargı mensubu varsa DERHAL TAHLİYELERİ hukuki zorunluluktur. Aksi uygulamaların hukuki ve cezai sorumluluk doğuracağı açıktır.
- Yargı Mensupları İçin İç Hukukta Öngörülen Güvencelere Aykırı Davranılmıştır:
Mahkeme kararında yargı mensuplarının hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette adaletin teminatı olarak özel rolünün bulunduğunu vurgulayarak, “Bilhassa, yargı mensuplarının görevlerini bağımsız bir şekilde yürütmelerinin güvence altına alınması için iç hukukun yasal koruma öngördüğü durumlarda bu tedbirlerin söz konusu düzenlemelere uygun olması zorunludur. Demokratik bir toplumda devlet organları arasında yargının tuttuğu seçkin yer ve kuvvetler ayrılığının artan önemi ile bağımsız yargının teminat almasının alınmasının önemi göz önüne alındığında Mahkeme, yargı mensuplarına karşı tutuklama kararının uygulanması söz konusu olduğunda, Sözleşme bakımından onları korumada daha özenli davranmalıdır.” demektedir.
Mahkemeye göre, “Özgürlükten mahrum bırakılma söz konusu olduğunda, yasal belirliliğin (legal certainty) genel kurallarının yerine getirilmiş olması bilhassa önemlidir. Bu nedenle, iç hukukta özgürlükten yoksun bırakılma ile ilgili şartların, açıkça tanımlanmış olması ve uygulanmasında öngörülebilir olması gerekmekte, Sözleşme’nin ‘yasallık’ standardına uygun olabilmesi için, bütün kanunların – gerekirse uygun öneri içerecek şekilde- kişiler tarafından öngörülmesini sağlaması gerekmektedir.”
Mahkeme, yargıçlara sağlanan bu tür yargısal korumaların kendi kişisel çıkarları için değil ancak bağımsız bir şekilde görevlerini ifa etmelerini sağlamak için olduğunu, genelde yargı sistemi özelde yargı mensuplarına sağlanan bu korumanın amacının, görevlerini yerine getirirken, yargısal sistem dışında bulunan makamlardan ve hatta denetleyici ve inceleme görevinde bulunan hakimlerden gelebilecek haksız kısıtlamalara maruz kalmamalarını temin etmek olduğunu, bu bağlamda, Türk mevzuatının bir Anayasa Mahkemesi üyesinin tutuklanmasını yasaklamadığını ancak Anayasa ve 6216 sayılı yasada teminat altına alınmış koruma usulleri olduğunu, bu kanunun 16 ve 17. bölümlerinde öngörülen usullere uygun olarak yargısal dokunulmazlık Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılabileceğini ve yargılama başlatılarak tutuklama gibi önleyici tedbirlere karar verilebileceğini ifade ettikten sonra, Altan’ın Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usuli korumadan mahrum bırakıldığını ve Sözleşme’nin 5/1. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
AİHM’in Altan için ortaya koyduğu bu tespitlerin, diğer yargı mensupları için de geçerli olduğu açıktır. Anayasanın 159/9 hükmüne göre, bir yargı mensubu hakkında ceza soruşturması ancak soruşturma izni verildikten sonra başlatılabilir. Yukarıda da belirtildiği üzere, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 88. maddesine göre “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.”
15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlatılan süreçte, başlangıçta 2745 hakim ve savcı hakkında gözaltı ve tutuklama işlemi yapılmış, daha sonra bu sayı 5000’e kadar çıkmıştır. AİHM’nin Altan v. Türkiye kararından sonra durum tekrar değerlendirildiğinde, tüm yargı mensupları hakkında iç hukukta öngörülen yargısal güvencelere aykırı bir yargılama süreci işletildiği net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sözü edilen bu 5000 hakim ve savcının tamamında AİHM’nin aynı kararı vereceği her türlü şüpheden uzaktır.
Altan kararından sonra, Türk soruşturma ve yargılama makamlarının “biz hukuki kavramları farklı yorumluyoruz” deme imkanı bulunmamaktadır. Zira AİHM hukuki kavramların yorumlanmasında son sözü söyleme yetkisine sahip olan makamdır. Yukarıda da ele alındığı gibi, bu mahkemenin kararları Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca HERKES için bağlayıcıdır. AİHM’nin bu kararı ortadayken, devam eden davalarda verilebilecek tek karar YARGILAMANIN DURDURULMASI ve usulüne uygun soruşturma için dosyanın ilgili yerlere gönderilmesidir. Bu karara rağmen, yargılamanın durdurulmaması ve üstelik bir yargı mensubunun tutukluluk halinin devamına karar verilmesi, ilgili yargı mensubunun temel hak ve özgürlüğünün KASTEN ihlal edilmesi anlamına gelecektir ki, bu suçtur.
- Gözaltı/Tutuklama Kararları Verilirken Dosyalarda Delil Bulunmamaktadır. Oysa Gözaltı/Tutuklama Kararları Sadece O Anda Mevcut Delillere Göre Verilir:
AİHM’in Altan v. Türkiye kararında yaptığı önemli tespitlerden birisi de, Altan’ın tutuklandığı anda dosyasında tutuklanmayı gerektirecek hiç bir delilin olmamasıdır.
Mahkeme kararında, “Anayasa Mahkemesi bu tedbiri incelerken FETÖ/PDY örgütünün yapısını ve yargı içindeki yapılanmasını anlattıktan sonra başvurucu aleyhine bu delillere dayanmaktadır: iki gizli tanık ifadesi; FETÖ/PDY üyesi olmakla suçlanan Anayasa Mahkemesi eski raportörü bir kişinin ifadeleri; Bylock aracılığıyla yapılan mesajlaşmalar ve diğer faktörler. Ancak, söz konusu deliller, başvurucu hakkında verilen tutuklama kararından uzun zaman sonra toplanmıştır.”
AİHM, Altan’ın dosyasında tutuklandığı anda herhangi bir delilin bulunmadığını hem yerel mahkemede, hem AYM’de hem de AİHM’de “defalarca” gündeme getirmesine rağmen, yerel mahkemenin, AYM’nin ve AİHM başvurusunda da Hükümetin bu konuda sessiz kaldığını adeta “şaşkınlıkla” kayıtlara geçirmiştir.
Sulh ceza hakimlerinin bireyselleştirme yapmaksızın, sadece kanun maddelerine atıfla tutuklama kararı vermelerindeki hukuksuzluğa da vurgu yapılan kararda, “Mahkeme, sulh ceza hakimi tarafından verilen tutuklama kararının tanık ifadeleri ya da başvurucunun bu suçu işlediğine dair şüphe oluşturacak herhangi bir başka veri ya da bilgi gibi kuvvetli suç şüphesi taşıyan herhangi bir somut delil içermediğini gözlemlemektedir. Sulh ceza hakimi, kararının gerekçesi olarak CMK’nin 100. maddesine ve dosyadaki delillere dayanmaktadır. Ancak sulh ceza hakimi, yalnızca ilgili madde metnine atıf yapmış ve delilleri listelemiş, sadece başvurucu için değil, dosyadaki diğer 13 şüpheli için de bireyselleştirme yapmamıştır.” denilmektedir.
“Mahkeme’nin görüşüne göre, dosyadaki deliller ya da başvurucuya yönelik şüpheyi meşrulaştıracak herhangi bir bilgi kişiye özgü şekilde değerlendirilmeden CMK’nin 100. maddesinin metnine geniş ve genel referans vermek ve dosyadaki deliller başvurucunun tutukluluğunun dayanması gereken şüphenin ‘makullüğü’ için yeterli görülemez.”
“Bu nedenle Mahkeme, başvurucunun tutukluluğunu haklı gösterecek şüpheyi doğuracak herhangi bir veri ya da bilgi olmadığına karar vermiştir.”
Tüm bu değerlendirmelerden sonra mahkeme hak ihlalini şu ifadelerle tespit etmiştir: “Hükümet başka bir veri ya da bilgi sunamadığı için, Mahkeme, başvurucunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c bendi uyarınca tutuklanmasını haklı gösterecek makul bir şüphe olmadığına karar vermiştir.”
- Yargı Mensupları Hakkındaki Soruşturma ve Davalardaki Usulsüzlükler OHAL Gerekçesiyle Haklılaştırılamaz:
Mahkemeye göre, “bu davada uygulanabilir olan CMK’nin 100. maddesi ile Anayasa Mahkemesi hakimlerinin konumunu düzenleyen mevzuatın OHAL sırasında değiştirilmediğini özellikle not etmek gerekir. Buna mukabil, mevcut davada şikayet konusu tedbirler daha önce var olan mevzuata dayandırılmış olup OHAL ilanından sonra ve şuan dahi uygulanabilir durumdadır.”
Bu bağlamda Mahkeme, suçüstü hali kavramının bu şekilde geniş yorumlanmasının OHAL’e uygun bir cevap olarak kabul edilemeyeceğini dikkate almaktadır. Böyle bir yorum, herhangi bir şekilde OHAL’in gerekliliğine cevap olamayıp yalnızca yasal belirlilik ilkesi açısından sorun teşkil etmemekte, aynı zamanda, yargı mensuplarının yetkili makamlardan gelebilecek haksız kısıtlamalara maruz kalmamalarını sağlayan usuli korumalara da açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Bununla beraber OHAL’in yasal çerçevesinin ötesine geçilmesinin kanuni sonuçları vardır. Bu durum herhangi bir şekilde OHAL koşulları ile haklılaştırılamaz.”
Bu çerçevede Mahkeme, başvurucunun ‘yasa ile öngörülmemiş bir usule göre verilmiş’ tutukluluk kararının durumun gereklerine uygun olmadığını vurgulayarak, “başvurucunun tutukluluğunun ‘hukuki’ olmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası ihlal edildiğine” karar vermiştir.
Sonuç Olarak:
- AİHM’nin 15 Nisan 2019 tarihli Altan v. Türkiye kararı, Türkiye’de özellikle binlerce yargı mensubunun yargılanmasında oldukça önemli değişikliklere yol açacak tarihi bir karardır.
- Adalet Bakanlığı’nın politik bir tavırla kararın Türkçesini hakim ve savcıların erişimine yakın zamanda sunmama ihtimaline karşın, barolar tarafından bu kararın Türkçe çevirisi tüm mahkemelere gönderilmeli, mümkünse yargılanan her yargı mensubunun dosyasına konulmalı, hakim ve savcıların bu karara vakıf olmaları sağlanmalıdır.
- Kendi meslektaşlarını, kanunları hukuka aykırı bir şekilde yorumlayarak gözaltına aldıran/tutuklayan hakim ve savcıların, AİHM kararıyla bu yorumlarının hukuka aykırı olduğunun tespitinden itibaren, kanunları bu şekilde yorumlamaktan DERHAL vazgeçmeleri gerekmektedir.
- AİHM’in kararıyla yargı mensupları hakkıdaki yargılamaların en başından itibaren hukuka aykırı olduğu tespit edildiğine göre, tüm işlemlerin en baştan itibaren yenilenmesi gerekir. Bu nedenle, tüm yargı mensuplarının dosyalarında CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca YARGILAMANIN DERHAL DURMASINA (sonrasında muhtemelen yetkisizliğe) karar verilmelidir.
- AİHM’in kararında belirttiği tespitler ışığında, ileride telafisi mümkün olmayan mağduriyetlerin önlenmesi için, Anayasa ve 2802 sayılı Kanunda öngörülen güvencelere aykırı olarak tutuklanan tüm yargı mensuplarının DERHAL TAHLİYESİ zorunludur.
- 2019 Dünya Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 126 ülkeden 109. sıraya, Temel Haklar kategorisinde ise aynı endekste 122. sıraya kadar gerileyen Türkiye’nin, bu açık hak ihlallerini daha fazla taşıması mümkün değildir. Bu hukuksuzluklara son vermek yargı mensuplarının elindedir ve AİHM’nin Altan kararı modern bir hukuk devleti olma yolunda yükselişin etkin bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir.
Not: Yazıda ele alınan Altan v. Türkiye kararının Türkçe çevirisi şu sitede bulunmakta olup, yazı için bu siteden geniş bir şekilde alıntı yapılmıştır: https://anayasagundemi.com
